GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALAR (GDO)


                                                              
                                    GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALAR (GDO)

Son yıllarda hızla yaygınlaşan genetiği değiştirilmiş organizma (GDO)’lar konusunda, ülkemizde ve dünya kamuoyunda değişik görüşler ve uygulamalar yer almaktadır. Güncel konularda en doğru bilgileri vermeyi amaçlayan Doğa Koleji,  GDO’lar konusunda botanik uzmanımız Prof. Dr. Rahim Anşin ve Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Neşe Bilgin tarafından hazırlanan bülteni veli ve öğrencilerimizin bilgisine sunmuştur. Bu bülten aşağıda görüldüğü dizinde hazırlanmıştır:
  • GDO nedir, nasıl oluşturulur?
  • Değişik ülkelerin GDO’ya bakışları
  • Türkiye’de GDO tartışmaları
  • GDO’ların zararları
  • GDO’ların avantajları
  • Sonuç

Tanım

Genetik Mühendislik alanında; laboratuar koşullarında,  gıda için kullanılan bitkilerin ya da hayvanların DNA’larının içine, kendi türünden ya da kendi türü dışındaki bir canlıdan gen aktarılarak bazı özellikleri değiştirilen bitki, hayvan ya da mikroorganizmalara "Genetiği değiştirilmiş organizma" (GDO) denilmektedir.  GDO’ların üretim aşamasında bakteriler, virüsler, böcekler, hayvanlar, hatta insanlardan bile gen aktarımı yapılabilmektedir.


Değişik ülkelerin GDO’ya bakışları

GDO ile üretim,  birçok ülkede tartışma konusu olmaktadır. ABD ve Kanada gibi kimi ülkeler GDO projelerine ağırlık vererek biyoteknolojik tarım için yeni sahalar açarken, sağlık açısından tehlikeli gördüğü için buna karşı çıkan ülkelerde vardır. Başta Japonya ve AB ülkeleri olmak üzere Güney Kore, Yeni Zelanda ve bazı Afrika ülkelerinde genetiği değiştirilen ürünler ya yasaklılar listesinde bulunmakta ya da bu ürünlere katı sınırlamalar getirilmiş durumdadır.  Dünyanın dört bir tarafından çiftçi örgütleri ve ihracatçılar yayınladıkları bildirilerde, GDO ürünlerinin insan sağlığı için tehdit içerdiğini savunmaktadırlar. Son olarak Yunanistan hükümeti, ABD tarafından üretilen genetiği değiştirilmiş mısır ithalatı ile ilgili yasağı 2 yıl daha uzatma kararı almıştır. Tazmanya’da ticari ölçekte genetik değişime uğramış ürün yetiştirilme kararını geçtiğimiz günlerde 2014 yılına kadar 5 yıllığına ertelemiştir. 

Dünyada 1996'da sadece 6 ülkede 1,7 milyon hektarlık bir alanda başlayan GDO'lu tarım üretimi,  günümüzde 25 ülkede 125 milyon hektarlık bir alana yayılmıştır. 

 

Avrupa Birliği Ülkelerinde katı sınırlama ve yasak var.

Neredeyse kurulduğu günden bu yana Avrupa Birliği,  GDO’yu gündeminden düşürmemekte ve bu ürünlere sıkı bir denetim ve etiketleme politikası uygulamaktadır. Çoğu Avrupa Birliği Ülkelerinde bugün GDO’lar etiketlenmek zorundadır.  AB içinde GDO üretimini tamamen yasaklayan 6 ülke ise Avusturya, Fransa, Yunanistan, Macaristan, Almanya ve Lüksemburg’dur.

Tamamen yasaklayan dışındaki AB ülkeleri ise topraklarının %1'inden az olan bölümünde, sadece bir GDO'lu mısır türünün ekimine izin vermektedir. Son yıllarda, AB ülkelerinde kamuoyu baskısı sonucu GDO'lu ekim alanları 165 bin hektardan 105 bin hektara düşmüştür. Bu üretimin yüzde 80'i de İspanya'da gerçekleştirilmektedir.

AB ülkelerinde GDO etiketlemesi yapılabilmesi için ilgili ürünün % 0.9 oranında ya da daha yüksek GDO içermesi gerekmektedir. AB bu konudaki uygulamalarını 2003'te yürürlüğe giren 1829/2003 sayılı yönetmeliğe göre yürütmektedir. GDO içermesine karşın etiketlemeye gidilmeyecek özel durumlar ise18.10.2003 tarihli AB resmi gazetesinde ayrıntılı olarak açıklanmaktadır. Ancak AB ülkelerinde GDO'lu ürünlerle beslenen hayvanlardan elde edilen et, süt ya da yumurtalar için GDO etiketlemesi yapılmamaktadır. Öte yandan AB, GDO'larla ilgili yasal düzenlemeye yönelik yeni bir değerlendirme süreci başlatmıştır. Bu çalışmaların sonuçlarını içeren raporun ise 2010 yılının yaz aylarında yayımlanması beklenmektedir.

GDO’ları en çok üreten iki ülke Kanada ve ABD’dir.

Kanada, genetiği değiştirilmiş kanolanın dünyadaki en büyük üreticilerinden biridir. Ülkenin kuzeyindeki adalardan oluşan Prince Edward Island eyaletinde genetiği değiştirilmiş organizmaların yasaklanması teklif edilmiş, ancak hükümet yetkililerince kabul edilmemiştir. 2008'den bu yana bölgede genetik modifikasyona uğramış ürünlerin yetiştirilmesi hızla artmaktadır.

ABD’de ise birçok eyaletlerde genetiği değiştirilmiş ürünlerin üretimine izin verilirken, bazılarında kesin yasak vardır. Tarım toprakları açısından zengin olan Fresno, Kern, Kings, Solano, Sutter ve Tulare gibi bölgelerde ise GDO uygulamalarına izin verilmektedir. Çoğu Amerikalı, “GDO etiketi” olduğu takdirde bu besinleri tüketmeyeceklerini belirtmelerine karşın, diğer endüstrileşmiş ülkelerin tersine, ABD hükümetleri henüz GDO etiketlemesini zorunlu kılmamıştır.

Diğer ülkelerde durum

Avustralya'da GDO’lar konusunda tam bir kaos yaşanmaktadır. Kimi eyaletler genetiği değiştirilmiş ürünlerin ekilmesine 2003 yılından itibaren yasak getirmişken,   2007 yılı sonunda New South Wales ve Victoria eyaletleri bu yasakları kaldırmıştır. Batı Avustralya 2008 yılında yasağı kaldırırken, Güney Avustralya'da yasak halen uygulanmaktadır. Oysa Queensland eyaletinde ise genetiği değiştirilmiş gıdalara 1995 yılından beri izin verilmektedir.

Yeni Zelanda’da genetiği değiştirilmiş gıdalar ve genetik değişime uğramış canlı organizma içeren ilaçların kullanımına izin verilmemektedir.  Ancak genetik değişime uğramış canlı olmayan organizma içeren ilaçların satışına izin verilmektedir.

Zambia hükümeti genetiği değiştirilmiş tohumların da dahil olduğu biyoteknoloji uygulamalarının faydaları konusunda halkı bilinçlendirme ve eğitim kampanyaları düzenlemektedir.  Ancak toplumda halen GDO'larla ilgili olumsuz kanı sürmektedir.

Ülkemizde GDO tartışmaları

Ülkemizde ise, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalı (GDO) ürünlerin ithalatına serbestlik getiren ve 26.10.2009’da yürürlüğe giren "Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair" yönetmelik toplumun geniş kesimleri tarafından itiraz ile karşılanırken;  hükümet yetkilileri yönetmeliği savunmayı sürdürmüşlerdir. Tarım Bakanı Mehdi Eker, bu yönetmelikle, sadece GDO'lu ürünlerin ithalatına izin verilmediğini, aksine bunlara ilişkin bir düzenleme yaptıklarını iddia ederken, birçok sivil toplum kuruluşları yönetmeliği skandal ve anayasaya aykırı olarak tanımlamışlardır. Yönetmelik ile ilgili temel eleştirilerden en önemlisi Gıda Güvenliği Yasası henüz çıkmadan bu yönetmeliğin çıkarılmış olmasıdır.

Ülkemizin en büyük sivil toplum kuruluşu olan TEMA vakfı, “Ne yediğimi bilmek istiyorum” başlıklı açıklamasında genetiği değiştirilmiş ürünlerin ülkemize girmesine yasal zemin hazırlayan yönetmeliğin iptali için dava açacağını ve oluşturduğu bilim kurulunun hazırlayacağı bilimsel raporla bu konudaki görüş ve çözüm önerilerini kamuoyu ile paylaşmaya hazırlandığını duyurmuştur. Bu yönetmelikle GDO'lu ürünlerin ülkemize girişi serbest bırakılmakta, tüketicinin satın aldığı ürünlerin içinde GDO'lu ürün bulunup bulunmadığını öğrenmekten mahrum bırakıldığını belirterek, GDO’lu ürünlere etiketleme zorunluluğu getirilmesini istemiştir.

TEMA Vakfından başka Türk Sağlık-Sen, GDO ürünlerin ticaretini düzenleyen Tarım ve Köy işleri Bakanlığı Yönetmeliği'nin iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle Danıştay'da dava açmıştır. Yine ilgili yönetmeliğe dava açan bir başka STK ise Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi olmuştur. Kurum başkanlığı tarafından yapılan açıklamada GDO'ların, insanlar ve diğer canlıların sağlığını, güvenliğini, geleceğini ve hürriyetlerini tehdit ettiğini, dolayısıyla anayasaya aykırı olduğuna dikkat çekmiştir.  Konuyla ilgili açıklama yapan bir diğer kurum ise Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu (TESK)’dur. Genel başkanlıkça yapılan açıklamada, “halk artık raftan mal almaya korkuyor. Vatandaşın ne yediğini bilme hakkı elinden alınmamalıdır” diyerek, bu konu ile ilgili tartışmaların bir an önce çözümlenmesini yetkililerden istenmiştir.

ODTÜ Gıda Mühendisliği Bölümü`nde,  Bölüm Başkanı Doç. Dr. Candan Gürakan’ın danışmanlığında, GDO'lar üzerine yapılan ve iki yıl süren bir master tezi çalışmasının sonuçları, akademisyenlerde şok etkisi yaratmıştır. Bu çalışmada Ankara, Çanakkale, Ayaş, Eskişehir, Isparta, Antalya, Kalkan, Afyon ve Mersin`de üretilen ve Belçika, İspanya, Çin ve Amerika'dan ithal edilen toplam 28 domates örneğinin 22`sinde antibiyotiğe direnç gösteren Kanamisin adlı bir bakteri geni belirlenmiştir. Doç. Dr. Candan Gürakan, araştırmaya maddi destek istemek için devlet kurumlarına başvurduklarını,  ancak Türkiye’de GDO yok, boşuna para harcamayın yanıtı aldıklarını belirterek, bu araştırmayı ODTÜ’nün kendi kaynakları sayesinde yaptıklarını açıklamış, “doğrusu böyle sonuçlar alacağımızı biz bile tahmin etmemiştik, şoke olduk” demiştir.

Mısırda da var.
Candan Gürakan tarafından yapılan benzer bir araştırmada da Arjantin ve Güney Afrika’dan ithal edilerek  Ankara, Isparta, Antalya ve Çanakkale'den yetiştirilen beş kurutulmuş mısır örneğinin tümünde de antibiyotiğe dayanıklı direnç geni saptanmıştır. Ayrıca mısıra ait olmayan DNA’lı bölgelere de rastlandığını bildirilmiştir.  Mısırda, domatesten daha güçlü GDO tespit ettiklerini açıklayan Gürakan, patateste de genetik değişime rastladıklarını belirtmektedir. Öte yandan Prof. Dr. Şeminur Topal, bitkilerdeki herhangi bir genetik yapı değişikliğinin, insan organizmasına da aynen taşındığını belirterek, “GDO`lu yiyeceklerin tüketilmesi sonucunda,  ileride birçok hastalıkların tedavisinde,  antibiyotik tedavisine yanıt alınamayabilir”  demiştir.

Faredeki sonuçları ürpertici

Her ne kadar,  GDO'ların insanlar üzerindeki etkileri henüz tam olarak bilinmese de hayvanlar üzerindeki etkileri deneysel çalışmalarla kesin olarak belirlenmiştir. İskoçya Rowett Enstitüsünde Dr. Arpad Pusztai'nin genetiği değiştirilmiş patates ile beslediği farelerin tümünün iç organlarında küçülme, sindirim sistemlerinde bozukluk ve bağışık sistemlerinde çökme görüldüğünü belirtmektedir. Öte yandan, Rusya Bilimler Akademisi'nden Dr. İrina Ermakova'nın fareler üzerinde yaptığı çalışmalarda, genetiği değiştirilmiş soya ile beslenen farelerin yavrularının % 55,6’sının, doğumdan 3 hafta sonra öldüğünü açıklamaktadır.

Konu üzerinde araştırmalarını sürdüren bilim insanları ve kurulları, GDO’lu ürünlerin insanların bağışıklık sisteminde ve merkezi sinir yapısında tahribatlar yapabileceğini, hatta çeşitli hastalıklara karşı kullanılacak antibiyotiklerin etkinliğinin azabileceği, kanser ve alerjik hastalıklara neden olabileceği üzerinde ısrarla durmaktadırlar. Herhangi bir ilacın bile insanlar üzerinde yaygın olarak kullanılabilmesi için, 20–25 yıllık deneysel çalışmalar gerektiği halde, henüz 1996’larda ortaya çıkan ve beraberinde pek çok risk taşıyan GDO’lu ürünleri insanlara, bilgi ve iradelerinin dışında kullandırılmasının doğru olmadığını, bu konuda dayatmacı ve aceleci tavırlardan kaçınılması gerektiğini belirtmektedirler.

GDO’lu ürünlerin insan sağlığı üzerinde olumsuz etkileri

Bilim kurulları, GDO’lu yiyeceklerin insan sağlığı üzerinde yapabileceği riskleri şöyle sıralamaktadırlar:

  • Potansiyel Alerjenlik

GDO’lu bitkilerden ve hayvanlardan elde edilen ürünlerin insan sağlığı üzerinde meydana getirebileceği risklerin başında alerji gelmektedir. Genetik yapı değişiminde, verici kaynağın alerjen özelliklerinin transfer edilen bitkiye ya da hayvana geçmesi engellenemeyebilir. Örneğin, 1996 yılında, Brezilya kestanesinden ve fındığından soya fasulyesine aktarılan geni içeren ürünler, alerji yapması nedeniyle marketlerden toplatılmıştır.

  • Potansiyel Toksisite

Genetik olarak değiştirilmiş organizmalar, aktarılan yeni gen ürünlerini ve onlardan kaynaklanan sekonder metabolitleri içerdiğinden, potansiyel bir toksisiteye sahiptir. GDO’lu bitkilerde bulunan özellikle zararlı ot ve böcek öldürücü genler ile terminatör teknolojisi gereği aktarılmış olan genler de toksin üreterek çalıştıklarından, dokularda birikme durumunda, önemli riskler oluşturmaktadır. Bu genlerin kullanılması pestisit kullanımını ortadan kaldırmıştır. Ancak, bu toksik madde kalıntılarının ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Bu toksinlerin uzun dönemde insan sağlığına olan etkilerine ilişkin elde yeterli bilgi bulunmamaktadır. Ancak, GDO’lu ve normal patateslerle beslenen iki grup farede yapılan çalışmada; normal patateslerle beslenenlerde hiç bir sorun olmamasına karşın, GDO’lu ürünlerle beslenenlerin sindirim sistemlerinde önemli zararlar saptanmıştır.

  • Potansiyel Kanserojenlik

GDO’lu ürünlerin doğrudan ya da dolaylı olarak kanserojen etkisinin olabileceği birçok araştırıcı tarafından belirtilmektedir. Özellikle, herbisitlere dayanıklı GDO’lu pamuk, soya, mısır ve kolza çeşitlerinde kullanılan bazı kimyasal maddelerin doğrudan kanser yapıcı oldukları bilinmektedir. Öte yandan, sindirim sisteminde tam olarak sindirilmeden dolaşım sistemine geçerek kan hücreleri aracılığı ile normal genoma katılabilen yabancı DNA parçalarının da hastalıklarda etkili olma olasılığı söz konusudur.

  • Antibiyotiğe dayanıklı mikroorganizma oluşumu

Günümüzde kullanılan biyoteknolojik yöntemlerle, bitkilere aktarılan genlerin büyük bir çoğunluğu bakteri ve virüs kökenlidir. Gen aktarımı esnasında GDO’lu bitkilerin seçilebilmesi amacıyla antibiyotik dayanım izleme genleri kullanılmaktadır. Ancak, bu antibiyotik dayanım izleme genleri insan ve hayvan bünyesindeki bakterilere geçişiyle onların da genlerinin antibiyotiklere dayanıklı hale dönüştürülmesi gibi sağlık açısından büyük riskler söz konusudur.

  • Besin değerinde bozulma

GDO’lu bitkilerde, yeni özellikler kazandırılırken, bitkinin özgün yapısında bulunan bazı kalite ögelerinde önemli azalmalar olduğu tespit edilmiştir. Örneğin, kalp hastalıklarına ve kansere karşı önemli bir koruyucu madde olan “phytoestrogen” bileşiklerinin, klasiklere oranla, GDO’lu bitkilerde daha az olduğu bilinmektedir.

  • Ekosistem ve Çevresel Riskler

GDO’lu bitkiler üzerinde en çok tartışılan konuların başında çevreye verebileceği zararlar gelmektedir. Bilim adamlarının çoğu, GDO’lu bitkilerin ekolojik zararlarının olabileceği görüşünde birleşmektedir.

  • Toprak ve su kirliliği

GDO’lu bitkilerin kalıntılarındaki toksik maddelerin toprağa ve suya geçtiğine ilişkin çok sayıda araştırma sonucu bulunmaktadır. Bu nedenle, toksinlerin diğer organizmaların besin zincirine katılmaları kaçınılmazdır. Bazı genlerin ürettiği endotoksinlerin toprakta 33 hafta kaldığı belirlenmiştir. Öte yandan, GDO’lu bitkilerin ikinci kuşak üretimini engellemek amacıyla, uygulanan terminatör teknolojisi gereği, tohumlar üreticiye verilmeden önce yüksek dozda antibiyotik ile bulaştırılmaktadır. Bu tohumların ekilmesiyle toprağa önemli miktarda antibiyotik geçişi söz konusudur. Buğday ve pamuk gibi çok geniş alanlarda ekimi yapılan ürünlerde bu uygulamanın etkisinin ne kadar büyük olacağı açıktır. Klasik herbisitler ürüne de zarar verdiğinden, üreticiler tarafından son derece dikkatli ve düşük dozda kullanılır. GDO’lu bitkiler ot öldürücülere dayanıklı olduklarından, ürüne zarar vermeyeceği düşüncesiyle, daha fazla ilaç kullanımı söz konusu olacaktır. Denemeler sonucunda, GDO’lu soyalarda herbisit kullanımının bir kaç kat arttığı belirlenmiştir.

  • Faunada değişim

GDO’lu bitkilerin faunada yararlı akraba türlerin yok olmasına ve yeni zararlı populasyonlarının oluşmasına neden olabileceği tartışılmaktadır. Özellikle, GDO’lu mısırlardaki Bt genlerinin sadece koçan kurtlarına etkili olduğunun söylenmesine karşın, mısır bitkilerinin arasında yetişen ve üzerinde bol miktarda mısır çiçektozu bulunan “Asclepias” adı verilen bitkilerle beslenen kral kelebeklerinin de öldüğü görülmüştür. Ayrıca, yararlı böceklerden olan “Ladybugs” (hanım böceği) ve “Lacewing” gibi böceklerin öldüğü, bu böceklerle beslenen arı ve kuşların da zarar gördüğü saptanmıştır. Bilindiği gibi, dayanıklı çeşitlerin oluşturduğu baskı sonucunda zararlılar zamanla tepkilerini değiştirebilmektedir. Bu durumda hem GDO’lu bitkiler etkisiz hale gelmekte, hem de biyolojik savaşta Bt bakterilerinden yararlanma olanağı ortadan kalkmaktadır.

  • Mikrorganizmalarda değişim

Antibiyotiklere dayanım izleme genlerinin toprak bakterilerine geçmesi ya da terminatör teknolojisi gereği toprağa verilen yüksek dozdaki antibiyotiklerin baskısı nedeniyle dayanıklı yeni bakteri tiplerinin oluşma olasılığı her zaman vardır. Virüslere dayanıklı olarak geliştirilen GDO’lu bitkilerin, başka virüs tiplerinin ortaya çıkmasına neden olabileceği Michigan Üniversitesi’nde deneysel olarak kanıtlanmıştır. Virüs genleri, diğer virüs ve retrovirüslerin genleri ile karışabilmekte, bunun sonucunda da patojeniteleri artmış yeni virüsler oluşabilmektedir. Bu gen karışımının 8 hafta gibi kısa bir sürede gerçekleşebileceği deneysel olarak kanıtlanmıştır. Öte yandan, “Cauflower Mosaic” virüsü GDO’lu mısır, pamuk ve kolzalarda yaygın olarak kullanılmaktadır. “Pararetrovirüsler” grubundan olan bu virüsün, hepatit-B ve HIV virüsleri ile büyük benzerlik göstermesi, konunun önemini daha da artırmaktadır.

  • Florada değişim

Bitkilere kazandırılan yeni özellikler bu bitkilerin yaşadıkları çevredeki floranın bozulmasına, doğal türlerde genetik çeşitlilik kaybına, ekosistemdeki tür dağılımının ve dengesinin bozularak genetik kaynakları oluşturan yabani türlerin yok olmasına neden olabilecektir. Çiçektozları, genetik kirlilikte en önemli etkendir. Mısır çiçektozlarının rüzgarın etkisi ile canlı olarak bir km uzağa gidebildiği, yoncada arıların çiçektozlarını canlı olarak 3-5km  uzağa taşıdıkları deneysel olarak belirlenmiştir. Genetik olarak değiştirilmiş bitki çiçektozlarının rüzgar, kuş, arı, böcek, mantar ve bakterilerce taşınması sonucunda kilometrelerce uzaktaki bitki türleri de etkilenecek ve genetik bir kirlilik ortaya çıkabilecektir. GDO’lu ürünlerden gen geçişleri yabani türlerin özelliklerini bozacak ve bitkisel gen kaynaklarının geri dönülmesi zor bir zararla karşı karşıya kalmasına neden olabilecektir. Ayrıca, GDO’lu bitkilerdeki herbisitlere dayanıklılık genlerinin yabani akrabaları olan otlara geçmesiyle, tarımsal mücadele güçlüklerle karşılaşabilecektir. GDO’lu mısırlardan yabani mısır türlerine gen bulaştığına ilişkin resmi raporlar yayınlanmaya başlanmıştır. Yabani floradaki genetik yapı değişiklikleri, onların gen kaynağı olarak değerini tamamen yok edebilir. Arkansas Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmada, GDO’lu çeltikten, çeltiğin yabani gen kaynağı olan kırmızı çeltiğe gen geçişinin olduğu belirlenmiştir. GDO’lu bitkiler için geliştirilen herbisitler, bu bitkilerin dışındaki tüm bitkileri kesin olarak öldürmektedir. Geniş alanlara uygulanan bu tip herbisitlerden yabani floranın olumsuz etkilenmemesi mümkün değildir. Öte yandan, terminatör genlerin akraba türlere çiçektozları ile geçerek onların ikinci yıl tümüyle yok olmalarına neden olması yüksek bir olasılıktır. GDO’lu bitkilerden kaynaklanabilecek genetik kirlilik, birçok yabani türün anavatanı olan Türkiye için ayrı bir önem taşımaktadır.

  • Variyabilite ve beklenmeyen sonuçlar

Ekosistemler son derece karmaşık bir yapıya sahiptir. Özellikle, GDO’lu bitkiler gibi, yeni organizmaların sistem içine girmesiyle bazı bilinmeyen risklerin ortaya çıkması beklenebilir. Bu zamana ve yere bağlı olarak türler arası gen akışının sonucunda ortaya çıkabilecek gen etkileşimlerinden kaynaklanmakta olup, populasyonda değişik bir karakterin ortaya çıkma olasılığına neden olmaktadır.

  • Sosyo–Ekonomik Riskler
Pahalılık: GDO’lu ürünlerin tohumları, GDO’lu olmayanlara göre, %25 ile %100 arasında daha pahalı olup, her yıl yenilenme zorunluluğu söz konusudur. Fiyatının yüksek olması nedeniyle tohumluk alımını uzun süre devam ettiremeyecek olan küçük çiftçiler bu durumdan zarar görmeleri kaçınılmazdır.
Tek tip çeşit ve ilaç kullanımı: Bitkisel üretimin GDO’lu çeşitlere dayandırılması, geleneksel tarımda yerel çeşitlerin kullanımında önemli azalmalara neden olabileceği gibi, tarımda tohumluk ve ilaç bakımından dışa bağımlılık sorununu da doğuracaktır.
Tohumluğun her yıl yenilenmesi: GDO’lu çeşitlerin sahip olduğu “terminatör gen” sistemi nedeniyle, tohumluk üretiminin çiftçiler tarafından yapılması olanaksızdır. Bu nedenle, tohumluğun üretici firmadan her yıl alınması zorunludur.
Çeşit karışımı: Aynı bölgede klasik ve GDO’lu çeşitlerin bir arada ekilmeleri halinde, çiçek tozları nedeniyle, birbirlerine karışmaları kaçınılmazdır. Bu durumda, üreticilerin istedikleri tip ürünü özelliklerini bozmadan yetiştirmeleri olanaksız hale gelebilecektir. Bunlardan elde edilen ürünlerin de karışık olma olasılığı yüksek olacak ve tüketici açısından da önemli bir risk oluşturabilecektir.
GDO’lu çeşit yetiştiren ülke konumuna gelinmesi: Birçok Avrupa ülkesi, GDO’lu ürün yetiştirmeyen ülkelerden bile, dışalım yaptıkları ürünler için “Genetik Olarak Değiştirilmiş Organizma” değildir belgesi istemektedir. Büyük oranda tarım ürünleri ticareti yapılan AB ülkelerine,  ülkemizde bu çeşitlerin yetiştirilmesi halinde, klasik tarım ürünlerinin pazarlanması da önemli ölçüde zorlaşacaktır.
Din ve Etik Bakımından Konunun Sorgulanması:  Müslümanlar ve Museviler domuz eti ve türevlerini tüketmedikleri için, domuz geni karıştırılmış ürünleri de tüketmek istememektedirler. Ayrıca,  Müslümanlar bazı böcek ve hayvan genlerinin kullanıldığı ürünlere karşı da rezerv koyacaklardır. Aynı şekilde vejeteryanlar ise hayvansal gen içeren tüm bitkisel ürünleri tüketmek istemeyecektir. Bu durumda GDO’lu ürünlerin etiketlerinde gerekli bilgilerin doğru ve açık bir şekilde verilmesi bir insanlık görevi olarak ortaya çıkmaktadır.
Bir diğer risk ise: Bugün GDO’lu tohumlarla ekimin yaygın yapılması, yasası ve yönetmeliği çıkmış olan “Organik Tarımı” da tehdit etmektedir. Ülkemizde şu anda organik tarımı destekleme kanun ve yönetmeliği varken, halen biyogüvenlik yasası yoktur. Bu sebeple GDO tespiti yapılamaktadır. Bu durumda, tohumun, toprağın, suyun temiz tutulabilmesi, GDO’lu yaygın ekimden dolayı risk altındadır. Bu koşullarda, gerçek anlamda organik tarımdan söz edilemez.

GDO’lu Ürünlerin Avantajları
GDO’lu ürünlerin yukarıda sayılan çok sayıda zararlarına karşın, sadece birkaç kalemde açıklanabilen avantajı olduğunu söyleyenler de vardır. Bunlar ise aşağıda sıralanmıştır:

  • GDO’lu ürünlerin en önemli avantajının üretimi arttırdığı söylenebilir. Bu konudaki üretici firmalar, GDO’lu ürünlerde, üretimin klasik ürünlere göre 10 katına kadar arttığını belirtmektedirler.
  • Bir diğer avantajının ise tarıma uygun olmayan alanlarda,  GDO’lu tarımın yapılabilir olmasıdır.
  • Tarım ilacı kullanılmasına gereksinme duyulmaması da bir avantaj olarak ileri sürülmektedir.
  • GDO’lu ürünlerin klasik gıdalara göre besleyicilik oranını arttırdığı da iddia edilmektedir.

 

Sonuç
GDO’lu ürünlerin birkaç avantajına karşın, yukarıda belirtilen onlarca zararı, bugünden yarına gibi kısa bir sürede ortaya çıkmamakla birlikte, uzun vadede birçok olumsuzlukların gerçekleşmesi olasılıkları bulunmaktadır. Bu nedenle birçok bilimsel çalışmalarla da insan sağlığı ve yaşadığımız çevre üzerinde olumsuz etkileri saptanan GDO’lu ürünlere, çoğu Avrupa ülkesi ve Japonya’da olduğu gibi ihtiyatla yaklaşılması, bunların ülkeye girişlerinin sınırlanması ve içeriğinde bulunuyorsa ürün etiketlerinde mutlaka belirtilmesi gerektiği görüşündeyiz.
Özet olarak, bu bültende ele alınan GDO’lu ürünler konusu, tarafsız bir şekilde incelenmiştir. Bülten yazarları ve Doğa Koleji yöneticileri, öğrenci ve velilerimizi bilgilendirme amaçlı olarak yayımladığı bu tür bültenlerde, tek yanlı yönlendirmeden kesinlikle kaçınmaktadırlar. Bu nedenle GDO’lu ürünleri tüketip tüketmeme konusu, tamamen okuyucularımızın hür iradesine bırakılmıştır.